23 Ekim 2013 Çarşamba

Houston, bir durum var.





Ege okuldayken bir kaçamak yapıp sinemaya gittim çünkü kendimi küçük sürprizlerle şımartmayı severim. Günün ilk seansı, saat 11’de, gişedeki kızın dev nemrutluğuna aldırmadan heves ve sevinçle yanaştım, ‘Gravity’e bir bilet! dedim şakıyarak. ‘Bok var di mi.’ der gibi baktı bana, ben her sinemaya gittiğimde merak ettiğim gibi onun ve büfeci çocuğun arada sırada salona girip filmleri izleyip izlemediğini merak ettim. Çünkü ben olsam kesin izlerdim. Eskiden yer göstericiler vardı ve küçükken en çok onlara özenirdim ama konumuz bu değil.

Kızın gösterdiği ekranda kendime yer beğendim, mükemmel sadece iki kişiyiz salonda. Yine de diğer film arkadaşımdan olabilecek en uzak yeri seçtim, koşa koşa aşağıya indim, bir sigara içtim, koşa koşa yukarı çıktım, salona girdim, yerime kuruldum, iki kişi de olsak telefonumu sessize aldım. Tam o sırada en büyük kişisel kabusum vuku buldu ve iki tane 120 yaşındaki teyze koca ve bomboş salonda yanıma gelip oturdu. Onlardan da kaçtım, en arkaya gittim. 20 dakika reklamların bitmesini bile neşeyle bekledim.

Derken film başladı ve ben bitene kadar ağladım. Bir gerizekalı gibi, 3d gözlüklerimden akan yaşlarla ve burnumu çeke çeke, arada sırada (herhalde duymadıkları için) bağırarak konuşan teyzelere ‘şşştt!’ demeyi ihmal etmeden ağladım.

İzlediniz mi, bilmiyorum, Gravity uzayda hayatta kalma ve eve (dünyaya) dönme savaşı veren bir kadın astronotun hikayesi. Sandra Bullock sanki yıllardır oynadığı o sikko romantik komedilerin acısını çıkarmak istercesine yardırıyor. Bütün film boyunca neredeyse yalnız, tek başına oynuyor.

Peki sen mal mısın neden bilim kurgu filminde ağlıyorsun derseniz, günümdeysem çizgi filmde bile ağlayabilen biri olduğumu belirttikten sonra filmin (SPOİLER!) aslında çocuğunu kaybetmiş bir annenin majör depresyonunu anlatığını söylerim size. Acısıyla başederken yaşamaya çalışan bir annenin hikayesi.  İzlediyseniz, bunu zaten anlamışsınızdır, filmde gizli saklı hiçbir şey yok, sembolizmin dibine büyük harflerle vurulmuş, hangi sahnenin, Sandra'nın hangi hareketinde vücut dilinin ne anlattığı ince ince hesaplanmış. (SPOLER BİTTİ)

Ama, konumuz bu da değil.

Konumuz ‘Anne yalnızlığı’

Yazı aslında burada başlıyor, kusura bakmazsanız. Sandra Bullock’un uzay boşluğunda tek başına dönee dönee döneee hayata tutunması burada ‘anne yalnızlığı’na evriliyor.

İster zengin ol, ister fakir, ister ananelerle bakıcılarla mürebbiyelerle kalabalık anne, ister bir başına anne ol, fark etmez. ister çocuğun babası süper baba olsun, isterse hafta sonu babası, yine fark etmez. Anneysen, yalnızsın. Uzay boşluğunda başının çaresine bakmak ve yapman gerekeni yapmak durumundasın. Kimseden bir şey beklemeden. Çünkü ne de olsa, bir diğer güzide bilim kurgu filmimiz olan Alien'ın afişinde dendiği gibi ‘Uzayda kimse çığlığını duyamaz’

Aldığın her kararda, attığın her adımda, çocuğuna söylediğin ve söylemediğin her sözcükte ve aldığın her mesuliyette tek başına dönüyorsun yer çekimsiz ortamda. Bazen Houston’dan bir ses yapman gerekenleri kulaklığına fısıldıyor, hah diyorsun yırttım ama sonra bağlantı kopuyor. ‘Huston, duyamıyorum ulan? Alo?’

İstediğine danışabilirsin, pedagog kapısı aşındırıp kitaplar devirebilirsin ama senden çıkan o canı bir insan haline getirirken hep teksin. ‘Mayday Houston, bugün kutsal annelik ittifakında sıçmış batırmış olabilirim, cennet şu an itibariyle ayaklarımın altından alınmış olabilir, mayday mayday.’ Diyorsun, kimseden tık yok.

Sandra Bullock uzayda tarifsiz acısıyla baş etmeye çalışırken senin de gün içinde sayısız kere ayağının altından yer çekiliyor. Belki diğer anneler senden daha şanslı, belki de daha şansız. Onu da bilemiorsun. Neticede herkes kendi kişisel uzayında döneliyor, karşılaşamıyorsunuz.

Emzirsem mi mama mı versem, ayağımda mı sallasam yoksa uyku eğitimine mi geçsem, özel okula mı versem, devlete mi, bakıcıya mı bıraksam kreşe mi, çalışsam mı, evde mi kalsam, parka mı götürsem tv mi açsam, derken aslında hep bir tek başına uzayda asılı kalma hali. 

Hah döne döne giderken tutunacak bir yer buldum, dur kendimi az yukarıya çekeyim.

Hah doğru okula verdim galiba, kendimi uzay mekiğine attım.

Hay allah hasta ettim galiba ince giydirdim, bakayım mekikte yakıt yok, gene olduğum yerde kaldım.

Yok ya, ben bu işi beceremiorum gene mekikten uzaklaştım.

Beni hiç dinlemiyor, oksijenim azaldı.

Bırakayım her şeyi, komple kapatayım oksijeni zartı zurtu, mekiği de patlatayım, kordonu da keseyim derken birden içeriden gelen bir ‘Anneeeea’ seslenişi ve ‘Ben bu uzay boşluğundan kurtulurum ulan, hatta uzayın ağzına bile sıçarım’ gücü ve inancı. Hop tekrar dünyaya dönmek, karaya ayak basmak için mücadele, gerekirse dünyanın etrafında 80 tur atarım lan ben heyt hissiyatı.

Hamile kadınlara emzirme, zıbın ve türevleri değiştirme, bez bağlama konularından önce bu öğretilmeli, yani bu sonsuz yalnızlık hali ve bundan hiç korkmamak gerektiği. Herkesten beklentini minumuma indirip kendi başına dünyaya dönebileceğin gerçeği. Bu yolculukta dikkat etmen gereken tek şey mümkün olduğunca az şikayet etmek çünkü oksijenden yiyorsun ve herkes bilir ki, uzay ortamlarında oksijen aşırı kıymetli.

Hem arada sırada yukarı çıkıp şöyle bir manzaraya bakmak da fena değil aslında, sonunda döneceğin bir dünyan oldukça.



13 yorum:

  1. Ne güzel yazıyorsunuz Banullah, gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. :)

    YanıtlaSil
  2. Houston benden daha iyi mi bilecek? Oturduğu yerden konuşmak kolay, gelsin uzaydan bildirsin bakalım yiyorsa :)

    YanıtlaSil
  3. sen hep yaz.. o dediğin birileri o kadar da yalnız olmadığını hissedip hafifleyecek sayende/ loveyu - pınar

    YanıtlaSil
  4. harika bir anlatım! bi de uzun süre uzay boşluğunda yalnız dönüp durmanın dünyadaki yerçekimine yabancılaşma yan etkisi var ki, breh breh!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. çok teşekkürler. o yabancılaşma bende kalabalık yerlerde sosyalleşmek durumunda kalınca baya artıyor:)

      Sil
  5. Son günlerde tarifleyemediğim hislerime tercüman oldu bu yazı. İlaç gibi geldi. Yalnız olmadığımı anlayınca hafifleyiverdim resmen! Etrafımdaki anneleri çekiştirip "mutlaka okumalısın bu yazıyı" derken buldum kendimi. Teşekkür ederim, takipteyim!

    YanıtlaSil
  6. şahane bir yazı, elinize sağlık..

    YanıtlaSil
  7. "Oksijen kıymetli". Slogan yaparım ben bunu ��

    YanıtlaSil
  8. hem ağlayarak hem gülerek okudum..

    YanıtlaSil