Ege okuldayken bir kaçamak yapıp sinemaya
gittim çünkü kendimi küçük sürprizlerle şımartmayı severim. Günün ilk seansı,
saat 11’de, gişedeki kızın dev nemrutluğuna aldırmadan heves ve sevinçle
yanaştım, ‘Gravity’e bir bilet! dedim şakıyarak. ‘Bok var di mi.’ der gibi
baktı bana, ben her sinemaya gittiğimde merak ettiğim gibi onun ve büfeci çocuğun arada sırada salona girip filmleri izleyip
izlemediğini merak ettim. Çünkü ben olsam kesin izlerdim. Eskiden yer
göstericiler vardı ve küçükken en çok onlara özenirdim ama konumuz bu değil.
Kızın gösterdiği ekranda kendime yer beğendim,
mükemmel sadece iki kişiyiz salonda. Yine de diğer film arkadaşımdan olabilecek
en uzak yeri seçtim, koşa koşa aşağıya indim, bir sigara içtim, koşa koşa
yukarı çıktım, salona girdim, yerime kuruldum, iki kişi de olsak telefonumu
sessize aldım. Tam o sırada en büyük kişisel kabusum vuku buldu ve iki tane 120
yaşındaki teyze koca ve bomboş salonda yanıma gelip oturdu. Onlardan da kaçtım,
en arkaya gittim. 20 dakika reklamların bitmesini bile neşeyle bekledim.
Derken film başladı ve ben bitene kadar
ağladım. Bir gerizekalı gibi, 3d gözlüklerimden akan yaşlarla ve burnumu çeke
çeke, arada sırada (herhalde duymadıkları için) bağırarak konuşan teyzelere ‘şşştt!’
demeyi ihmal etmeden ağladım.
İzlediniz mi, bilmiyorum, Gravity uzayda
hayatta kalma ve eve (dünyaya) dönme savaşı veren bir kadın astronotun
hikayesi. Sandra Bullock sanki yıllardır oynadığı o sikko romantik komedilerin
acısını çıkarmak istercesine yardırıyor. Bütün film boyunca neredeyse yalnız,
tek başına oynuyor.
Peki sen mal mısın neden bilim kurgu filminde
ağlıyorsun derseniz, günümdeysem çizgi filmde bile ağlayabilen biri olduğumu
belirttikten sonra filmin (SPOİLER!) aslında çocuğunu kaybetmiş bir annenin
majör depresyonunu anlatığını söylerim size. Acısıyla başederken yaşamaya çalışan bir annenin hikayesi. İzlediyseniz, bunu
zaten anlamışsınızdır, filmde gizli saklı hiçbir şey yok, sembolizmin dibine
büyük harflerle vurulmuş, hangi sahnenin, Sandra'nın hangi hareketinde vücut dilinin ne
anlattığı ince ince hesaplanmış. (SPOLER BİTTİ)
Ama, konumuz bu da değil.
Konumuz ‘Anne
yalnızlığı’
Yazı aslında burada başlıyor, kusura
bakmazsanız. Sandra Bullock’un uzay boşluğunda tek başına dönee dönee döneee
hayata tutunması burada ‘anne yalnızlığı’na evriliyor.
İster zengin ol, ister fakir, ister ananelerle
bakıcılarla mürebbiyelerle kalabalık anne, ister bir başına anne ol, fark
etmez. ister çocuğun babası süper baba olsun, isterse hafta sonu babası, yine
fark etmez. Anneysen, yalnızsın. Uzay boşluğunda başının çaresine bakmak ve
yapman gerekeni yapmak durumundasın. Kimseden bir şey beklemeden. Çünkü ne de
olsa, bir diğer güzide bilim kurgu filmimiz olan Alien'ın afişinde dendiği gibi ‘Uzayda kimse çığlığını duyamaz’
Aldığın her kararda, attığın her adımda,
çocuğuna söylediğin ve söylemediğin her sözcükte ve aldığın her mesuliyette tek
başına dönüyorsun yer çekimsiz ortamda. Bazen Houston’dan bir ses yapman
gerekenleri kulaklığına fısıldıyor, hah diyorsun yırttım ama sonra bağlantı
kopuyor. ‘Huston, duyamıyorum ulan? Alo?’
İstediğine danışabilirsin, pedagog kapısı
aşındırıp kitaplar devirebilirsin ama senden çıkan o canı bir insan haline
getirirken hep teksin. ‘Mayday Houston, bugün kutsal annelik ittifakında sıçmış
batırmış olabilirim, cennet şu an itibariyle ayaklarımın altından alınmış olabilir, mayday mayday.’ Diyorsun, kimseden tık yok.
Sandra Bullock uzayda tarifsiz acısıyla baş etmeye çalışırken senin de gün içinde sayısız kere ayağının altından yer çekiliyor. Belki diğer anneler senden daha şanslı, belki de daha şansız. Onu da bilemiorsun. Neticede herkes kendi kişisel uzayında döneliyor, karşılaşamıyorsunuz.
Emzirsem mi mama mı versem, ayağımda mı
sallasam yoksa uyku eğitimine mi geçsem, özel okula mı versem, devlete mi,
bakıcıya mı bıraksam kreşe mi, çalışsam mı, evde mi kalsam, parka mı götürsem
tv mi açsam, derken aslında hep bir tek başına uzayda asılı kalma hali.
Hah döne
döne giderken tutunacak bir yer buldum, dur kendimi az yukarıya çekeyim.
Hah doğru okula verdim galiba, kendimi uzay
mekiğine attım.
Hay allah hasta ettim galiba ince giydirdim,
bakayım mekikte yakıt yok, gene olduğum yerde kaldım.
Yok ya, ben bu işi beceremiorum gene mekikten
uzaklaştım.
Beni hiç dinlemiyor, oksijenim azaldı.
Bırakayım her şeyi, komple kapatayım oksijeni
zartı zurtu, mekiği de patlatayım, kordonu da keseyim derken birden içeriden
gelen bir ‘Anneeeea’ seslenişi ve ‘Ben bu uzay boşluğundan kurtulurum ulan,
hatta uzayın ağzına bile sıçarım’ gücü ve inancı. Hop tekrar dünyaya dönmek, karaya
ayak basmak için mücadele, gerekirse dünyanın etrafında 80 tur atarım lan ben
heyt hissiyatı.
Hamile kadınlara emzirme, zıbın ve türevleri
değiştirme, bez bağlama konularından önce bu öğretilmeli, yani bu sonsuz
yalnızlık hali ve bundan hiç korkmamak gerektiği. Herkesten beklentini minumuma
indirip kendi başına dünyaya dönebileceğin gerçeği. Bu yolculukta dikkat etmen gereken tek şey mümkün olduğunca az şikayet etmek çünkü oksijenden yiyorsun ve herkes bilir ki, uzay ortamlarında oksijen aşırı kıymetli.
Hem arada sırada yukarı çıkıp şöyle bir manzaraya
bakmak da fena değil aslında, sonunda döneceğin bir dünyan oldukça.