Neden tatilde gittiğiniz otelin akşam
yemeğinde sarı çipil ecnebi bebesi ‘Madır, ken ay hev en adır kap of ti?’
derken türk bebesi ‘istemiyoyğruuuuuuuuuum, yemiceeeeğm bana
neeeeeeğ’ diyerek kendini yerden yere atar? Ecnebi anne masadaki
diğer yetişkinlerle sohbet ederken neden Türk anne ucunda zavallı bir köftenin
sallandığı çatalla çocuğunun peşinde depar atar? Ecnebi filmlerdeki bebeler ‘Gutnayt
madır’ dedikten sonra ışığı kapatıp uyurken bizim canavar geceyarısına kadar akşamcı Arif gibi takılır?
Aslında bu soruların hepsine yorgun bir anne
gözüyle ‘Çünkü eşeğin üreme organından dolayı’ diye yanıt vermek mümkün.
Zira yanıta çok hakim olsak, onu bir çözüme uyarlayıp kendi evladımız üzerinde
de deneriz. Neticede mazoşist değiliz. Yine de; oturdum, bilimsel,
sosyolojik, psikolojik ve lojistik bir araştırma yaparak durumu inceledim. Gelin her şeye en baştan başlayalım, yani yavrunuzu
kucağınıza aldığınız o muhteşem günden. Zira, o günden itibaren ofisin
kullanılmayan karanlık bir odasında süt sağan manyak bir kadına dönüşmek için
sadece 6 ayınız var.
Biliyorsunuz, ülkemizde doğum öncesi ve sonrasında 8 hafta
olarak kullanılabilen ücretli doğum izinleri ücretsiz olarak çıka çıka anca 6 aya kadar çıkıyor. Yani ‘Evde
oturuyon da bebene bakıyon, bana mı bakıyon?’ diyerek sana maaşını vermeye
devam etmiyorlar. Her yerde bas bas 'En az 2 sene emzirin!' diye azarladıktan sonra sizi doğumdan yalnızca 6 ay sonra işe çağırıyorlar.
Peki ya dünyada nasıl? Buyurun bunu öğrenmek için sevgili Ali
Tezel’in sitesinden arakladığımız verilere bakalım:
Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Avusturya’da analık
izni ÜCRETLİ olarak 3 yıldır ve kadının çocuğunu yetiştirmesi için 3 yıl evinde
oturması-çalışmaması esastır. Kadın dilerse bu üç yılı daha düşük ödemeye razı
olarak 4 yıla da çıkarabilir. Çocuk engelli doğmuşsa 3 yıllık süre 6 yıl olarak
uygulanır.
İsveç ve Estonya’da da süre bize göre uzundur. İsveç’de son
ücretinin yüzde 80’ini ödenerek çocuk başına 16 ay izin vardır. Estonya’da da
70 gün öncesi olmak kaydıyla 18 ay analık izin süresi vardır ve ücretlerini de
alırlar. Estonya’da ayrıca babalar için de doğumdan sonraki 3. ayda başlamak
üzere ücretli izin hakkı vardır.
İngiltere’de 52 hafta olan analık izninde, iznin ilk hafta
ücretin yüzde 90’ı anneye ödenir, sonraki haftalarda da haftalık 130 İngiliz
sterlini ödeme yapılır. Kadın (eşcinsel
ilişkiler dahil) bir eşi veya partneri iki hafta ücretli babalık izni talebinde
bulunabilirler. Yapılan son yasal değişiklik ile 2015 yılından itibaren bu izni
ister kadın ister erkek kullanabilecek.
Yani belki de, dünyanın çeşitli ülkelerinde
anneler çocuklarını doğurduktan sonra Türkiye’dekinden daha uzun süre ücretli
olarak evlerinde oturup çocuklarıyla ilgilenebildikleri için daha az
streslidirler. Kafaları daha rahattır. Paniğe kapılmadan, 'Ni yer ni içeriz' diye
telaş etmeden çocuklarına bakıyor, rahatça emziriyor, birlikte vakit geçirebiliyorlardır. Belki de bu yüzden çocukların da kafası
rahattır çünkü anneleri rahattır.
Diyelim ki izniniz bitti, işe başladınız. Fransa'da da yaşamıyorsunuz ki haftada sadece 35 saat çalışasınız, en az 45 saat kafadan iştesiniz. Bu süre içinde de, erken
çıkışlarınız ve süt sağışlarınız ve sürekli telefonda çocuğunuzu kontrol edişleriniz
yüzünden patronla mobbingin de dibine vurdunuz. Her şey harika, peki çocuğunuzu kime bırakacaksınız?
Eğer Türkiye’de yaşıyorsanız büyük ihtimalle
ananeye, babaneye ya da bakıcıya bırakacaksınız.
Siz akşamın körüne kadar çalışırken de; anneniz, kayınanneniz ya da hiç bir
pedagojik eğitimden geçmemiş ama tecrübesiyle kalesinde güven veren bakıcınız ‘yemeğini bitirmezsen arkandan ağlar’,
‘susmazsan polis amcaya veririm’, ‘uyumazsan öcü gelir’, ‘düşersin’, ‘sen
yapamazsın dur ben yapayım’ ‘üstüne dökersin’ diyerek evladınıza bakacak. Hafta
sonları başbaşa kaldığınızda sizin asla müsade etmediğiniz şeyler çocuğunuzla
aranızda ‘ama ananem izin veriyööörr’ şeklinde münakaşa konusu olacak.
Çocuğunuz mızmızlanacak, ağlayacak, kimin otorite olduğu ve kimi dinlemesi
gerektiği konusunda kafası karışacak. Anneniz ya da kayınanneniz kıyamadığı
için kendi kendine giyinmeyi, yemek yemeyi falan muhtemelen öğrenemeyecek. Parkta
bakıcısı 'düşer müşer de başıma kalır' diye korktuğundan yükseklere el yordamıyla çıkmayı, düşse de kalkmayı bilemeyecek. Siz de büyük ihtimalle zaten bütün hafta ilgilenemiyorum diyerek olmayacak şeylere 'he diyecek', saçma sapan isteklerini yerine getirecek, kucakta taşıyacak, ayağınızda sallayacaksınız. Yani uzatmayalım, şımartacaksınız.
Diyelim ki anneniz, kayınanneniz vefat
etmiş ve/veya başka şehirde yaşıyor olsun, bakıcılara da güvenmiyorsunuz,
çocuğumu kreşe vereyim dediniz. Işte orada iki kere düşüneceksiniz. Çünkü
Türkiye’de devlet eliyle sağlanan bir ücretsiz okul öncesi eğitim yok. Belediyelerin
sağladığı kısıtlı kontenjanlı, kimi ücretsiz kimi düşük ücretli kreşler mevcut
ama tamamiyle ücretsiz, ilköğretim modelinde bir okul öncesi eğitim yok. (Varsa
ve benim haberim yoksa beni utandırın lütfen ve interneti yakayım.)
Çocuğunuzu özel kreşe vermek istiyorsanız da sağlam
bir para bayılmanız gerekiyor. Üstelik her kreş kendine münhasır olduğundan, ne
öğrendiği, nerede uyuduğu, ne yediği ne içtiği de tamamen piyango usulü
işliyor. Bir tanıdığım kızını verdiği kreşte tesadüfen bütün
çocukların öğle uykusunu YERDE uyuduğunu görmüştü mesela.
Bunlar belgelerle geldiğim veriler. Işin bir de
psikolojik ve sosyolojik şeyleri var ki onları da şey etmeden geçmeyelim.
Mesela, türk toplumunun % 0, 01’ı kitap okurken
Amerika'da %12' si, İngiltere ve Fransa’da % 21'I kitap okuyor.
Yani televizyonda sörvayvır açıp ‘ümüt karon
çok komök:)))))) bizim oğlan hiç
okümüyör:((((’ demekle olmuyor.
Çocuk dediğin cüce tipi taklitle öğreniyor, büyüyor. Ben 'Hülya Avşar ne giymiş
ayol bu akşam öyle’ derken oğlumun odasına çekilip dünya klasiklerini devirmesini beklemem biraz ütopik.
Ama bize de yazık değil mi? Zaten bütün gün
işte kafamız yanmış, evde oturuyorsak sabahtan akşama kadar yemeğiydi
banyosuydu derken içimiz kurumuş, açıyoruz tvyi, oturtuyoruz önüne. Çünkü
bizimki de can. Bizimki de kafa.
Evet bizim çocuklar çok ağlıyor
çünkü biz de çok ağlıyoruz.
Haftada
45 saat ile Avrupa ülkeleri ve ABD'nin üzerinde bir çalışma döngüsü içinde
çırpınıyoruz, ağlıyoruz.
Maaşı bakıcıya veriyoruz, ağlıyoruz.
İşte mobinge uğruyoruz, ağlıyoruz.
Trafikte sinir krizinin eşiğine geliyoruz, ağlıyoruz.
Okul parası el yakıyor, ağlıyoruz.
Acılı dizileri izliyoruz, ağlıyoruz.
Memleketin haline dertleniyor ağlıyoruz.
Avm’lerden hiç ihtiyacımız olmayan şeylere para
akıtıp bi içimizi ferahlatıp, taksitin zamanı gelince ağlıyoruz.
Avm yerine parka gidelim diyoruz, gözümüze gaz
kaçıyor ağlıyoruz.
Velhasılıkelam, bizim bebeler ağlamasın da kim
ağlasın?
Nefistofeles.
YanıtlaSilSüper süper, bayıldım. Önceki iki yazı da mükemmel. Takipteyim bundan böyle :) (Yorum kısmındaki kelime doğrulamayı kaldırmanı tavsiye ederim, yorum yapmaktan caydırabilir insanları)
YanıtlaSilO kadar haklısınız ki. Okuduğum her cümleden sonra kendi kendime onayladım :)
YanıtlaSilsüper bir yazı elinize sağlık..
YanıtlaSilHarika
YanıtlaSilZaten ilk yazın kilitlemişti beni ama seni takip etmek zor unutuyorum çünkü kontrol etmeyi yeni yazı var mı yok mu diye,izleyiciler kısmın da yok.
YanıtlaSilBu yazı da süper tespitlerle dolu benim açımdan da tamamlanabilir.Oğlum da kreşe başladı keşke o dediğin çok paraları dökebileydim de iyi bir kreş bulabileydim.Maalesef çok ortalama bir kreşteyiz.Yaklaşık 0-2 yaş grubunda 10 çocuk var ve bir öğretmen bir özbakımla ilgilenen abla var.Öğretmen dediğim de lise mezunu ve sadece sertifikayla bu işi yapıyor.Bakıcıdan tek farkı biraz daha tecrübelerinin güvenilir olması.Bu yaş grubunda daha yürüyemeyen bebekler bile olduğunu düşünürsek çocuğumun ne kadar ilgiden yoksun olduğunu sen düşün!Yemek olayı facia..Daha neler neler!Keşke ben de 3 yıl bakabilseydim çocuğuma ama 22 ay dayanabildik ki bu ülke standartlarında şanslı bile sayılabilirim çünkü memurum.