30 Ekim 2013 Çarşamba

Ağlıyorsa türktür, oynuyorsa ecnebidir.




Neden tatilde gittiğiniz otelin akşam yemeğinde sarı çipil ecnebi bebesi ‘Madır, ken ay hev en adır kap of ti?’ derken türk bebesi  ‘istemiyoyğruuuuuuuuuum, yemiceeeeğm bana neeeeeeğ’ diyerek kendini yerden yere atar? Ecnebi anne masadaki diğer yetişkinlerle sohbet ederken neden Türk anne ucunda zavallı bir köftenin sallandığı çatalla çocuğunun peşinde depar atar? Ecnebi filmlerdeki bebeler ‘Gutnayt madır’ dedikten sonra ışığı kapatıp uyurken bizim canavar geceyarısına kadar akşamcı Arif gibi takılır?



Aslında bu soruların hepsine yorgun bir anne gözüyle ‘Çünkü eşeğin üreme organından dolayı’ diye yanıt vermek mümkün. Zira yanıta çok hakim olsak, onu bir çözüme uyarlayıp kendi evladımız üzerinde de deneriz. Neticede mazoşist değiliz. Yine de; oturdum, bilimsel, sosyolojik, psikolojik ve lojistik bir araştırma yaparak durumu inceledim. Gelin her şeye en baştan başlayalım, yani yavrunuzu kucağınıza aldığınız o muhteşem günden. Zira, o günden itibaren ofisin kullanılmayan karanlık bir odasında süt sağan manyak bir kadına dönüşmek için sadece 6 ayınız var.


Biliyorsunuz, ülkemizde doğum öncesi ve sonrasında 8 hafta olarak kullanılabilen ücretli doğum izinleri ücretsiz olarak çıka çıka anca 6 aya kadar çıkıyor. Yani ‘Evde oturuyon da bebene bakıyon, bana mı bakıyon?’ diyerek sana maaşını vermeye devam etmiyorlar. Her yerde bas bas 'En az 2 sene emzirin!' diye azarladıktan sonra sizi doğumdan yalnızca 6 ay sonra işe çağırıyorlar. 

Peki ya dünyada nasıl? Buyurun bunu öğrenmek için sevgili Ali Tezel’in sitesinden arakladığımız verilere bakalım:


Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Avusturya’da analık izni ÜCRETLİ olarak 3 yıldır ve kadının çocuğunu yetiştirmesi için 3 yıl evinde oturması-çalışmaması esastır. Kadın dilerse bu üç yılı daha düşük ödemeye razı olarak 4 yıla da çıkarabilir. Çocuk engelli doğmuşsa 3 yıllık süre 6 yıl olarak uygulanır.

İsveç ve Estonya’da da süre bize göre uzundur. İsveç’de son ücretinin yüzde 80’ini ödenerek çocuk başına 16 ay izin vardır. Estonya’da da 70 gün öncesi olmak kaydıyla 18 ay analık izin süresi vardır ve ücretlerini de alırlar. Estonya’da ayrıca babalar için de doğumdan sonraki 3. ayda başlamak üzere ücretli izin hakkı vardır.

İngiltere’de 52 hafta olan analık izninde, iznin ilk hafta ücretin yüzde 90’ı anneye ödenir, sonraki haftalarda da haftalık 130 İngiliz sterlini ödeme yapılır. Kadın (eşcinsel ilişkiler dahil) bir eşi veya partneri iki hafta ücretli babalık izni talebinde bulunabilirler. Yapılan son yasal değişiklik ile 2015 yılından itibaren bu izni ister kadın ister erkek kullanabilecek.

 

Yani belki de, dünyanın çeşitli ülkelerinde anneler çocuklarını doğurduktan sonra Türkiye’dekinden daha uzun süre ücretli olarak evlerinde oturup çocuklarıyla ilgilenebildikleri için daha az streslidirler. Kafaları daha rahattır. Paniğe kapılmadan, 'Ni yer ni içeriz' diye telaş etmeden çocuklarına bakıyor, rahatça emziriyor, birlikte vakit geçirebiliyorlardır. Belki de bu yüzden çocukların da kafası rahattır çünkü anneleri rahattır.

 

Diyelim ki izniniz bitti, işe başladınız. Fransa'da da yaşamıyorsunuz ki haftada sadece 35 saat çalışasınız, en az 45 saat kafadan iştesiniz. Bu süre içinde de, erken çıkışlarınız ve süt sağışlarınız ve sürekli telefonda çocuğunuzu kontrol edişleriniz yüzünden patronla mobbingin de dibine vurdunuz. Her şey harika, peki çocuğunuzu kime bırakacaksınız?

 

Eğer Türkiye’de yaşıyorsanız büyük ihtimalle ananeye, babaneye ya da bakıcıya  bırakacaksınız. Siz akşamın körüne kadar çalışırken de; anneniz, kayınanneniz ya da hiç bir pedagojik eğitimden geçmemiş ama tecrübesiyle kalesinde güven veren bakıcınız  ‘yemeğini bitirmezsen arkandan ağlar’, ‘susmazsan polis amcaya veririm’, ‘uyumazsan öcü gelir’, ‘düşersin’, ‘sen yapamazsın dur ben yapayım’ ‘üstüne dökersin’ diyerek evladınıza bakacak. Hafta sonları başbaşa kaldığınızda sizin asla müsade etmediğiniz şeyler çocuğunuzla aranızda ‘ama ananem izin veriyööörr’ şeklinde münakaşa konusu olacak. Çocuğunuz  mızmızlanacak, ağlayacak, kimin otorite olduğu ve kimi dinlemesi gerektiği konusunda kafası karışacak. Anneniz ya da kayınanneniz kıyamadığı için kendi kendine giyinmeyi, yemek yemeyi falan muhtemelen öğrenemeyecek. Parkta bakıcısı 'düşer müşer de başıma kalır' diye korktuğundan yükseklere el yordamıyla çıkmayı, düşse de kalkmayı bilemeyecek. Siz de büyük ihtimalle zaten bütün hafta ilgilenemiyorum diyerek olmayacak şeylere 'he diyecek', saçma sapan isteklerini yerine getirecek, kucakta taşıyacak, ayağınızda sallayacaksınız.  Yani uzatmayalım, şımartacaksınız. 

 

Diyelim ki anneniz, kayınanneniz vefat etmiş ve/veya başka şehirde yaşıyor olsun, bakıcılara da güvenmiyorsunuz, çocuğumu kreşe vereyim dediniz. Işte orada iki kere düşüneceksiniz. Çünkü Türkiye’de devlet eliyle sağlanan bir ücretsiz okul öncesi eğitim yok. Belediyelerin sağladığı kısıtlı kontenjanlı, kimi ücretsiz kimi düşük ücretli kreşler mevcut ama tamamiyle ücretsiz, ilköğretim modelinde bir okul öncesi eğitim yok. (Varsa ve benim haberim yoksa beni utandırın lütfen ve interneti yakayım.)

   

Çocuğunuzu özel kreşe vermek istiyorsanız da sağlam bir para bayılmanız gerekiyor. Üstelik her kreş kendine münhasır olduğundan, ne öğrendiği, nerede uyuduğu, ne yediği ne içtiği de tamamen piyango usulü işliyor. Bir tanıdığım kızını verdiği kreşte tesadüfen bütün çocukların öğle uykusunu YERDE uyuduğunu görmüştü mesela.


Bunlar belgelerle geldiğim veriler. Işin bir de psikolojik ve sosyolojik şeyleri var ki onları da şey etmeden geçmeyelim.

 

Mesela, türk toplumunun % 0, 01’ı kitap okurken Amerika'da %12' si, İngiltere ve Fransa’da % 21'I kitap okuyor.

 

Yani televizyonda sörvayvır açıp ‘ümüt karon çok komök:)))))) bizim oğlan hiç okümüyör:((((’ demekle olmuyor. Çocuk dediğin cüce tipi taklitle öğreniyor, büyüyor. Ben 'Hülya Avşar ne giymiş ayol bu akşam öyle’ derken oğlumun odasına çekilip dünya klasiklerini devirmesini beklemem biraz ütopik.

 

Ama bize de yazık değil mi? Zaten bütün gün işte kafamız yanmış, evde oturuyorsak sabahtan akşama kadar yemeğiydi banyosuydu derken içimiz kurumuş, açıyoruz tvyi, oturtuyoruz önüne. Çünkü bizimki de can. Bizimki de kafa.

 

Evet bizim çocuklar çok ağlıyor çünkü biz de çok ağlıyoruz.


Haftada 45 saat ile Avrupa ülkeleri ve ABD'nin üzerinde bir çalışma döngüsü içinde çırpınıyoruz, ağlıyoruz.

Maaşı bakıcıya veriyoruz, ağlıyoruz. 

İşte mobinge uğruyoruz, ağlıyoruz.

Trafikte sinir krizinin eşiğine geliyoruz, ağlıyoruz.

Okul parası el yakıyor, ağlıyoruz.

Acılı dizileri izliyoruz, ağlıyoruz.

Memleketin haline dertleniyor ağlıyoruz.

Avm’lerden hiç ihtiyacımız olmayan şeylere para akıtıp bi içimizi ferahlatıp, taksitin zamanı gelince ağlıyoruz.

Avm yerine parka gidelim diyoruz, gözümüze gaz kaçıyor ağlıyoruz.

 

Velhasılıkelam, bizim bebeler ağlamasın da kim ağlasın?

 


 

 


 

 

 

 









6 yorum:

  1. Süper süper, bayıldım. Önceki iki yazı da mükemmel. Takipteyim bundan böyle :) (Yorum kısmındaki kelime doğrulamayı kaldırmanı tavsiye ederim, yorum yapmaktan caydırabilir insanları)

    YanıtlaSil
  2. O kadar haklısınız ki. Okuduğum her cümleden sonra kendi kendime onayladım :)

    YanıtlaSil
  3. süper bir yazı elinize sağlık..

    YanıtlaSil
  4. Zaten ilk yazın kilitlemişti beni ama seni takip etmek zor unutuyorum çünkü kontrol etmeyi yeni yazı var mı yok mu diye,izleyiciler kısmın da yok.
    Bu yazı da süper tespitlerle dolu benim açımdan da tamamlanabilir.Oğlum da kreşe başladı keşke o dediğin çok paraları dökebileydim de iyi bir kreş bulabileydim.Maalesef çok ortalama bir kreşteyiz.Yaklaşık 0-2 yaş grubunda 10 çocuk var ve bir öğretmen bir özbakımla ilgilenen abla var.Öğretmen dediğim de lise mezunu ve sadece sertifikayla bu işi yapıyor.Bakıcıdan tek farkı biraz daha tecrübelerinin güvenilir olması.Bu yaş grubunda daha yürüyemeyen bebekler bile olduğunu düşünürsek çocuğumun ne kadar ilgiden yoksun olduğunu sen düşün!Yemek olayı facia..Daha neler neler!Keşke ben de 3 yıl bakabilseydim çocuğuma ama 22 ay dayanabildik ki bu ülke standartlarında şanslı bile sayılabilirim çünkü memurum.

    YanıtlaSil